Hocaefendi...
İnsanoğlu büyük lütuf ve nimetler karşısında nankörlük yapmaktan daha ziyade “Rabbimin verdiği nimete hamdolsun” demek suretiyle tahdis-i nimette bulunmalıdır. Ben de nurlu halkada bulunmuş olmam ve ders itibariyle Cenab-ı Hakk’a binlerce hamd ve sena ediyorum.
Bizim Hocaefendi’ye bağlılığımız ve fevkalade alakamız, onun ilim sahibi olmasından ileri gelmiyor. Sizin de sorunuzda dikkat çektiğiniz gibi ibadetlerindeki derinliğinden, evrad-u ezkârının çok farklı ve buudlu oluşundan ve aynı zamanda büyük bir dava kahramanı olmasından kaynaklanıyor.
Bir zamanlar kendisinden şöyle duymuştum;
“Efendimiz (sav) ümmetine ne tavsiye ediyorsa, kendisi onun on mislini yaşamıştır.” Bu ölçü, sorduğunuz hususlardaki Hocaefendi’nin anlattıkları ve yaşantısı arasında da aynen gerçekleşmektedir. Hocaefendi namazla alakalı sohbetlerinde ve yine namazla alakalı on vaazlık sohbet serisinde ne anlattıysa, bunlar bize yapılan tavsiyeleridir. Muhakkak ki kendisi, şahsi hayatında bize yaptığı tavsiyelerin on mislini yaşamaktadır.
Efendimiz (sav) hicret etmeden önce Mekke-i Mükerreme’de Hz. Ebubekir kendisine ait evinin bahçesinde yaptırdığı mescitte geceleri sabaha kadar Kur’ân okuyor ve namaz kılıyordu. Onun o yanık sesine etrafta bulunan bütün kadınlar ve çocuklar gelip hayranlıkla, zevkle ve imrenerek seyrediyorlardı. Hz. Ebubekir’in bu halinden dolayı İslam’a ısınan veya müslüman olan pek çok insan olmuştur. Gerçekten namazı ve Kur’ân zikrini onun sayesinde sevmişlerdir.
Bu mesele aynen Hocaefendi için de geçerlidir. Bizler de namaz kılma hazzını, evrad-u ezkâr okuma zevkini Hocaefendi’den öğrendiğimizi ve aldığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz.
Onun namaz kılışı gerçekten bir başkadır. Huzuru, huşûu ve Rabbi ile konuşuyor gibi namaz kılması hiçbir zaman dikkatlerimizden kaçmamıştır. Çok defa namaz kılarken ağlayışı, titremesi ve gazab ayetlerinde başını sağa sola haşyet ve saygı ile sallaması daima gözümüzün önünde ilk günkü gibi tazeliğini korumaktadır.
Kendisi de Üstad’ın namaz kılışına hayran olduğunu kaç defa söylemişlerdir.
1970li yılların başlarında Üçyol’da Kardeş apartmanında bir evde kaldığı dönemlerde, gece hayatını ve virdlerini yakinen takip edebiliyorduk. Çünkü odasından abdest tazelemek için çıktığını, odasına girdiğini ve odasının kapısının altından dışarıya ses de geldiği için neler okuduğunu, nasıl yandığını ve yakardığını duyabiliyorduk.
Şuan da Cihan fm’de çıkan o meşhur cevşen okuyuşu o dönemde haberi yokken kapı altından uzatılan bir mikrofon ile gizlice kaydedilmiştir. O cevşeni okurken öyle ağlıyor ve “yandım Allahım! Yandım Allahım! Beni cehennemine koyma Allahım!” nidalarıyla odasını velveleye veriyordu. O cevşen kaydı, bu cümleler silinerek yayına verilmektedir.
Hocaefendi’yi tanıdığım günden bugüne kadar, sabah namazını fecr-i sadıkta kıldırdığını bilirim. Fecr-i sadık girer girmez (tağlis tarikiyle) farzını kıldırmak için gelir, uzunca bir sabah namazı kıldırır, arkasından tesbihatı ve duasını yapar, uzunca bir dua yapar, adeta üstad Necip Fazıl’ın ifade ettiği gibi elleri karıncalaşır ve sanki eline bir şey düşmeden elini indirmeyecek bir hava içerisinde dua dua yalvarır. “Mecmuatu’l-Ed’iya” isimli dua mecmuasında kaydettiği, Efendimiz (sav) mervî olan ve sabah namazından sonra okunması sünnet olan duaları da yana yakıla okur ve sonra namazını tamamlamış olur.
Namazlarını mutlaka vaktinde kılar. Kendisi mutaassıp bir Hanefi olduğunu söyler. Hanefi mezhebinde namazların kılınmasının müstehap olduğu vakitlere göre (bu mevsimlere göre değişir) namazlarını mutlaka vaktinde cemaatle eda eder.
1972 senesinde Edremit’in Avcılar köyüne yakın bir yerinde, kaldığımız yaz kampında kampın son günleriydi. Sol tarafta akan bir çay, ceviz ağacı altında bir mescidimiz vardı. Sabah namazını kıldırdıktan sonra tesbihatın serzâkirliğini de Hocaefendi kendisi yapıyordu. Hava hafif yağışlıydı. Ceviz ağacının dallarından ara ara su damlıyor ve üstümüze düşüyordu. Hocaefendi ellerini dua halinde yukarıya kaldırarak, “Sübhaneke ya Allah! Tealeyte ya Rahman! Ecirne minen nar! Bi afvike ya Rahman!” duasını tekrar ederken, “ecirna minen nar!” dediğinde avucunun içini aşağıya indiriyor, “bi afvike ya Rahman!” derken de avucunu semaya kaldırıyordu ve gözünden de akan yaşlar, danecikler halinde kucağına dökülüyordu. Bu letafet, hayatımda unutamadığım en güzel manzaralardan bir tanesidir.
Bunun gibi yüzlerce hatıram ve şahit olduğum manzaralar vardır. Hepsini buraya yazmam mümkün değildir.
Şu ana kadar Hocaefendi ile alakalı pek çok kitap yazılmıştır. Fakir de farklı bir yönüyle onun hayatını kaleme almaya başlamıştır. İnşaallah Cenab-ı Allah lutfederse bu mevzuda ortaya koyabileceğim eserde bunları okuyabileceksiniz.
Sorduğunuz için teşekkür eder, Allah’a emanet ederim.
Bu yazı 12/10/2011 tarihinde eklenmiştir.