HARP BİR BELADIR
Arapça bir kelime olan harp; iki veya daha çok devletin birbiriyle siyasi diyalogları keserek silahlı kuvvetlerle çarpışmaları ve vuruşmalarına denir. Dilimizde “savaş” diye ifade ederiz.
Harp Kur’ân-ı Kerîm’de de geçen “cihad” kelimesinden çok farklı manalara gelir. “Cihad” mukaddes, harp ise bir beladır. Cihad sulh için yapılır, ilây-ı Kelimetullah’a dönüktür. Savaş ise, menfaatlere dayalı bir vuruşmadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de altı yerde “harp” kelimesi, türevleriyle beraber geçer. Hemen hemen hepsinde müşriklerin ve Yahudilerin, Müslümanlara, sulhçulara, masumlara, inancı olanlara menfaatleri için saldırmaları şeklinde ifade edilir.
Hele bir ayet var ki Yahudilerin daima harp (savaş) çıkarmak için gayret sarf ettiklerini ifade eder.
“…Her ne zaman onlar savaş çıkarmak için yangın tutuşturdularsa, Allah onu söndürdü. (Yahudiler) sırf fesat çıkarmak için dünyanın her tarafında koşup dururlar. Allah bozguncuları sevmez.” (Maide; 64)
Bugünlere ve Yahudilerin karakterine dikkat çeken bu ayet ne kadar manidar ve mucizedir.
Bu hususta bizleri harbe çekmek isteyen İsrail’in sinsi planlarına karşı dikkatli olmalıyız.
Bediüzzaman’ın “Harp beladır” demesi de, dikkatimi çeken çok önemli bir tespitidir.
Birinci dünya harbinin sonunda yaklaşık 30 milyon insan hayatını kaybetmiştir. Yaralılar, sakatlar ve kalıcı hastalıklar da cabası…
İkinci dünya harbinde ise, yaklaşık 35 milyon insan ölmüştür. Sovyet Rusya 20 milyon yurttaşını yitirdi. Polonya’da Nazilerin öldürdüğü insan, yaklaşık 6 milyondur. Almanya 4 milyon, Japonya 2 milyon, ABD 298 bin, Uluslar topluluğu 544 bin, İngiltere 350 bin insanını kaybetti. Çin’in ise 2 milyondan fazla askerinin öldüğü sanılmaktadır.
İslam, “Silm” kökünden gelir. Silm ise barış manasındadır. Efendimiz’de (s.a.v) “harp” ismine karşı bir soğukluk ve çekimserlik vardı. Harp ismini, çağrışımlarından ve manasından dolayı sevmezdi.
Yahya b. Said’in anlattığına göre:
“Hz. Peygamber (s.a.v) bol sütlü bir deve hakkında:
“Bunu kim sağacak?” diye sordu.
Adamın biri ayağa kalkınca, Hz. Peygamber (s.a.v): “İsmin ne?” dedi.
Adam, “Mürre (acı)” deyince ona: “Otur!” dedi.
Hz. Peygamber (s.a.v) tekrar: “Bunu kim sağıverecek?”diye sordu. Bir başka adam ayağa kalktı.
Hz. Peygamber (s.a.v) ona da: “İsmin ne?” diye sordu.
Adam: “Harp (savaş)” diye cevap verince ona da: “Otur!” dedi.
Hz. Peygamber (s.a.v) tekrar: “Bu deveyi kim sağıverecek?” diye sordu.
Bir adam daha kalktı. Ona da: “İsmin ne?” diye sordu.
Adam: “Yaiş (Yaşar)” deyince, ona: “Sen sağ!” diyerek sağmasına izin verdi.”
Hz. Hasan doğduğunda Hz. Ali ona “Harp” adını vermişti. Fakat Hz. Peygamber (s.a.v) bunu değiştirip “Hasan” ismini koydu.
İlginçtir, Hz. Hasan, sanki harp adıyla harbe girdi, Hasan adıyla da bir güzel sonuçla neticelendirdi. Yani “harp” adının anlamına uygun olarak Hz. Muaviye ile harp etmeye karar verdi. Fakat ümmetin kanının akıtılmaması için, hilafetten çekilmek suretiyle ümmetin birliğine hizmet etti ve bu güzel barışı temin etmek suretiyle Hasan olduğunu gösterdi ve asıl davranışıyla:
“Bu oğlum Seyyid’dir, Allah onunla iki taifenin arasını bulup barışa götürür.” mealindeki hadis müjdesini ve mucizesini tarihin altın sayfalarına kazıdı.
Hz. Peygamber’in: “Allah’ın en sevdiği isimler Abdullah ve Abdurrahman’dır. En kötü isimler ise, Harp ve Mürre’dir.” buyurması da ne kadar manidar değil midir?
Yeryüzünün ıslahçıları, sulhun ve huzurun inşacıları olan bizler, daima yapıcı hareket etmeliyiz.
Bu yazı 15/06/2010 tarihinde eklenmiştir.