" Kalbin Zümrüt Tepeleri "nde ...
Şuan size madagasgardan yazıyorum.
Hocam kalbin zümrüt tepeleri hakkında bilgi verirmisiniz.buradaki konularla alakalı risale-i nurdaki kaynaklar hangileridir? Biz burada 7 aileyiz, 7 arkadaş bu noktada sıkıntımız var. Yardımcı olursanız çok seviniriz. Allah razı olsun.
Cevap: Değerli kardeşim,
İslam ve Kur’anı bir ağaç gibi düşünecek olursak iman, o İslam ve Kur’an ağacının kökleri, İslam, ameller ve salihat da gövdeleri, dalları, tasavvuf da o ağacın meyveleri gibidir.
İman kökü ne kadar derin olursa, gövde ve dalları olan Allah’a kulluk ve ibadet de o nispette görkemli ve muhteşem olur. Meyveleri olan tasavvufi ve kalbi hayat da çok sağlam, tatlı, kalıcı ve uzun ömürlü olur.
Cebrail hadisi olarak maruf olan Hadis-i Şerifte iman nedir? İslam nedir? İhsan nedir? Suallarine karşı Efendimiz’in (SAV) verdiği cevaplar mevzumuzla alakalıdır.
Hadis-i Şerif’in sonunda geçen, “İhsan nedir?” sorusuna Efendimiz’in verdiği cevap “İhsan, Allah’ı görüyorsun gibi Allah’a ibadet etmektir.” Onu görmesen bile O seni görüyor ya… şuuruyla Allah’a kulluk etmendir…1 ifadesi de İslami terminolojide tasavvufa, Kalbin Zümrüt Tepelerine hamledebiliriz.
İhsan prensibine kelamcıların ve fakihlerin de başvurdukları ilke olmasına rağmen, Sûfîler bu prensibi daha ağırlıklı, daha derin ve detaylı şekilde ele almış ve tasavvufun özü olarak değerlendirmişlerdir.
Muhakkak ki, İhsan şuurunun en başında Efendimiz (SAV) vardır. O başlı başına ele alınması lazım gelir.
Bütün Sahabe-i Kiram, ihsan şuuruyla kalp ve gönül hayatı yaşamışlardır. Adına tasavvuf dememişler, fakat en derin şekilde yaşamışlardır.
Tasavvuf terminolojisinin tarikat şeklinde kurumsallaşması ise Hicri 3. asrın sonlarına aittir. Muhakkak ki o tarihten önce çok büyük sûfîler yaşamıştır.
Tasavvuf bir hal olması itibariyle, dinin esasına ters olmaması, şeriatten ve Ahkâm-ı İlâhiden taviz verilmemesi, tasavvufun adabının sünnet-i seniyyenin önüne geçmemesi için bu ekolün büyük üstadları tarafından kalemi alınıp belli isimlerle risaleler haline getirilmişlerdir.
Zira, tasavvuf, dinin hayata müteallik gerçeklerini yaşantıya, tatbikata geçirmede, insandaki yüksek kalbi duygulara, letaifine seslenerek heyecan vererek, kulluk anlayışını sistemleştirmiştir.
Tasavvufun gayesi, kulu, İslam’ın canlı özüyle bağlantılı kılmaktır.
Tarifleri içinde en çok ve farklı tarifleri olan ekol veya kelime tasavvuf kelimesidir.
Bazı tarifleri şöyledir;
Evhadüddin-i Kirmânî:
Tasavvuf küllî gerçekdür özünden,
Dahi incinmemekdür el sözünden.
Sadreddîn:
Tasavvuf terk-i dünyâ ile ukbâ;
Kala arda mahzâ zât-ı mevlâ.
Şeyh Vefa:
Tasavvuf itmemektir güç usûle,
Kadîmî mazhar olmadır Kadîme.
Şeyh Ramazan:
Tasavvuf kimseye gönlün yıkmamakdır,
Harâm u nehy olana bakmamakdır.
Hazret-i Sünbül:
Tasavvuf aramakdır Hak rızasın,
Dahi itmek dürür hergiz sezâsın.
Müstâkîm-zade:
Tasavvuf zikr ü fikr-i Hak’durur bil,
Bunu terk eyleyen ahmakdurur bil.
Hazret-i Hüdâyî:
Tasavvuf nefsini pâk eylemekdir,
Fenâ ile anı hâk eylemekdir.
Şeyh İbrahim–i Hakkı:
Tasavvuf yâr olup bâr olmamakdır,
Gül-i gülzâr olup hâr olmamakdır.
Şeyh Rûşenî:
Tasavvuf terk-i kîl u kâle dirler
Hemân vecd ü semâ vü hâle dirler.
Şeyh İbrahim:
Tasavvuf câmi-i ahkâm-ı Kur-ân olmağa dirler,
Tasavvuf cân ilinde sırr-ı Sübhan olmağa dirler.
Merhum Muhtar Efendinin:
Tasavvuf kenz-i feyz’l-gayb-ı esrâr-ı tecellâdır.
Tasavvuf âşinâyân-ı hâzin–i envâr-ı ma’nâdır.
Tasavvuf nusha-i kâmûs-ı elfâz-ı hakîkatdır,
Lugat-ı fehmân-ı irfân pervân-ı lâvâlâdır.
Tasavvufdur lisânu’l-kuds-i tahkîkât-ı lahûtî;
Anınla nutka kâdir hikmet âgâhân-ı esmâdır.
Tasavvufdur kemâl ü naks-ı nefsi eylemek îkân,
Tasavvuf derk-i ahkâm-ı tecelliyât-ı Mevlâ’dır.
Tasavvuf vahdet-âmûzende-i şerh u hakîktdır,
Kıyas itme hakîkat, şer’i enverden müberrâdır.
Tasavvuf ketm-i esrâr-ı maânî, terk-i da’vâdır;
Fesâhat-pervâne tercümân-ı nükte-pîrâdır.
Tasavvuf Fethullah Gülen Hoca Efendi’nin, “Kalbin Zümrüt Tepeleri 1” adlı kitabında şöyle ele alınır.
Tasavvuf; sofî ve mutasavvıfların Hakk’a ulaşma yollarına verilen bir isimdir. Tasavvuf, hakikat yolunun nazarî yanını, dervişlik de amelî cephesini ifade eder. ayrıca tarikatın nazari tarafına “ilm-i tasavvuf”, ameli yanına da “dervişlik” denilmiştir. Erbab-ı hakikatten bazılarına göre tasavvuf, Cenab-ı Hakk’ın insanı nefis ve enaniyet cihetiyle öldürmesi ve envâr-ı zâtiyesiyle ayrı bir diriliğe ulaştırmasıdır. Diğer bir ifadeyle, insanı kendi iradesiyle yok edip, irade-i hâssası ve ihtiyâr-ı ehadiyyesiyle hareket ettirmesidir. Tasavvufa bir diğer yaklaşım da, insanın her türlü ahlak-ı zemimeyi gidermesi ve ahakı aliyeyi ikame etmesi istikametinde sürekli mücahede ve murakabe şeklindedir. Tasavvuf mevzuunda Hz. Cüneyd’in ifadesiyle “fenafillah” ve “bekabillah” ı hatırlatır mahiyettedir. Şibli’nin sözleri ağyar endişesine kapılmadan maiyeti ilahiyede bulunabilme şeklinde hülasa edilebilir. Ebu Muhammed Cerir’in beyanı ise her zaman kötü huylara karşı tavır almak ve ahlak-ı haseneyi avlamak sözleriyle özetlenebilir.
Tasavvufu eşya ve varlığın ruhuna nüfuz etmek, hadiseleri marifet eksenli yorumlamak, ve Cenab-ı Hakk’ın her icraatını O’nu rasat etmeye bir menfez kabul edip, kemmiyet, keyfiyet ve tasavvurlar üstü bir iç müşahadeyle ömrünü O’nu temaşa edebilme peşinde geçirmek ve her hâlükârda O’nun bizi görüyor olma mülahazasıyla hep iki büklüm yaşamak, diye yorumlayanlar da olmuştur.
Bu ayrı ayrı tariflerden şöyle toplu bir netice çıkarmak da mümkündür; tasavvuf bir ölçüde beşeri sıfatlardan sıyrılarak, meleki vasıflar ve ilahi ahlaka bürünerek marifet, muhabbet ve zevki ruhani yörüngeli yaşamaktır.
Tasavvufun esası zahiren şeriat âdabına riayet, batınen de o adaba vukuftur ki bu iki kanadı da sıhhatli kullanan sâlik zâhirde olan ahkâmı bâtımdan görür. Bâtımda olan ahkâmı da zâhirde duyar ve yaşar. Böyle bir müşahede ve duyuş sayesinde o hedefe hep edeple yürür ve yakın dolaşır.
Tasavvuf, mârifet-i rabbaniyeye açık bir yol ve bir ciddiyet mesleğidir. Onda lâubâlilik ve hezlin yeri yoktur. Nasıl olabilir ki, o mesleğin esası, çiçek-kovan arası gelip giden arılar gibi sürekli mârifet nakşetmeye..ağyardan kalbi temizlemeye..nefsi tabiî temayüllerinden alıkoymaya .. bedeni ve cismanî arzulara karşı olabildiğince kapanmaya.. her zaman rûhaniyata açık bulunmaya..ömrünü, Hz.Ruh-i Seyyid’i-l Enam’ın çizgisinde sürdürmeye.. Hakk’ın istekleri karşısında kendi muradatından vazgeçmeye.. Hakk’a intisabı en büyük paye bilip O’nun huzurunu soluklamaya dayanır.
Burada tasavvufun; temeli mevzuu, faidesi esası ve erkanı üzerinde durmak da icab eder: tasavvufun temeli dinin esaslarına sımsıkı sarılıp,emir ve yasaklarına da hassasiyetle riayet ederek, açlığa, uyanıklığa mülazemette bulunup, elden geldiğince nefsin haz duyduğu şeylerden mücanebeddir.
Tasavvufun mevzuu; insanın kalbi ve ruhi hayat seviyesine çıkarılması, kalbin tasfiyesi ve letaifin merci-i aslilerine yönlendirilmesidir.
Tasavvufun faidesi; insanın meleki yanlarının inkişaf ettirilmesi icmali ve müptediyane imanın bir kerede keşfen ve zevken duyulup yaşanmasıdır.
Tasavvufun esası; ibadet ü taate devamla, sathi olan kulluk şuurunun, derinleştirilerek insan tabiatının önemli bir yanı hale getirilmesi ve insan için ikinci bir fıtrat sayılan ruhaniliğin elde edilmesiyle dünyanın kendisine ve bizim heveslerimize bakan fani yüzüne karşı bütün bütün kapanarak ukbaya ve esma-i ilahiyeye bakan çehresine uyanmaktır.
Tasavvufun erkanına gelince onları da şöyle sıralamak mümkündür.
1. Nazari ve ameli yollarla hakiki tevhide ulşmak.
2. Hz. Kelam’ı dinleyip anlamanın yanında, Hz. Kudret ve iradenin emirlerini de okuyup temaşa etmek..
3. Hakk sevgisiyle dolup taşmak ve ondan ötürü de bütün varlığa “Mehd-i Uhuvet” nazarıyla bakarak herkesle ve her şeyle hüsn ü muaşerette bulunmak.
4. Her zaman isar ruhuyla hareket ederek elden geldiğince başkalarını nefsine tercih etmek.
5. Murad-ı İlahiyi kendi muradatının önünde tutarak ömrünü “ fenafillah” ve “bekabillah” zirvelerinde sürdürmeye çalışmak..
6. Aşk u vecd ve cezb u incizaba açık bulunmak..
7. Simalarda sineleri duyup anlamak ve hadiselerin çehresinde ilahi esrarı okumak.
8. Manevi sefer niyetli ve hicret mülahazada uhrevilikleri çağrıştıracak yerlere seferler tertib etmek.
9. Meşru dairede zevk ve lezzetlerle iktifa edip gayrı meşru daireye adım atmama mevzuunda kararlı olmak..
10. Tul-i emel ve onun menşei olan tevehhüm-i ebediyete karşı sürekli mücadele ve mücahede içesinde bulunmak.
11. Dine hizmet ve bütün insanları Hakk’a ulaştırma bile olsa kurtuluşun, yakin, ihlas ve rıza yolundan geçtiğini bir an dahi akıldan çıkarmamaktır.
Ayrıca bu hususlara da şunları da ilave edebiliriz: zahir ve batın ilimlerle mücehhez olma ve bir kamil insanın rehberliğine sığınma. Son iki husus Nakşiler arasında ayrı bir önem arz eder.
Burada “tasavvuf” deyip, tasavvuf düşünüp, tasavvufu yazarken dervişlik ruhunun icmali manasını ihtiva eden; ahlak, edep, zühd kitaplarının da esası sayılan, hatta bir manada kalplerin Hakikat-ı Ahmediye ile iltika noktası kabul edilen seyr-u süluk-u ruhaninin işaret kristalleri de diyebileceğimiz aşağıdaki hususlara temas etmeden geçemeyeceğiz.
Bu hususların başında “benim gözlerim uyur ama kalbim uyanıktır.” beyanıyla irtibatlandıracağımız ve “insanlar uykudadırlar, öldükleri zaman uyanırlar.” beyanına esas teşkil eden yakaza gelir. Sonra da onun tevbe, inabe, muhasebe, tefekkür, firar, i’tisam, halvet, uzlet, hal, kalb, huzun, havf, reca, huşu, zühd, takva, vera, ibadet, ubudiyet, murakabe, ihlas, istikamet, tevekkül, teslim, sika, huluk, tevazu, fütüvvet, sıdk, haya, şükür, sabır, rıza, inbisat, kasd, azim, irade, mürid, murad, yakîn, zikir, ihsan, basiret, firaset, sekine, tuma’nine, kurb, bu’d, marifet, muhabbet, aşk, şevk, iştiyak, cezbe, incizab, dehşet, hayret, kabz, bast, fakr, gına, riyazat, tebeddül, hürriyet, hürmet, ilim, hikmet, himmet, gayret, velayet, seyr, gurbet, istiğrak, gayb, kalak, vakit, safa, sürur, telvin, temkin, mükaşefe, müşahede, tecelli, hayat, sekr, sahv, fasl, vasl, fena, beka, tahkik, telvis, vücud, tecrid, tefrid, cem, cem-ul cem ve tevhid takib eder ki bu kitapçıkta icmali manalarıyla dahi olsa bunları tanımak mümkün olacaktır.
Üstad Bediüzzaman’ın Mektubat adlı eserinin 29. Mektubunun 9. Kısım olarak (Telvihat-ı Tıs’a) kaydettiği bölümünün Sekizinci Telvihinde çok önemli tespit ettiği tasavvufun “Sekiz Varta”sını tasavvufun sekiz tehlikesini anlatmıştır. Bunlar çok önemli tespitlerdir. O bölümün okunmasını tavsiye ederim.
Tasavvufi halin şeriatın dışına çıkmaması ve maksadın hasıl olabilmesi için bu yolun belli ölçülerinin tespiti çok önemlidir. Lafızların kelimelerin ne manaya geldiğini diğer naslarla te’lifi, izahı gerçekten çok önemlidir.
İşte bunun için hicri 3. Asrın sonuna doğru böyle bir irfan mektebi, irfan medeniyeti meydana getirilmiştir.
Bu hususta ilk eseri Hicri 3. Asrın sonlarında kaleme alan Hâris el Muhâsîbî’nin (ölümü: 243/857) kaleme aldığı “Er-Ri’aye li Hukûkillah” adlı eseri, sahasında bir şaheser olarak ortaya çıkmıştır. Abdulhakîm Yüce dostumuz da “Kalb Hayatı” ismiyle tercüme ederek, Türkçemize ve bize bu kıymetli eseri kazandırmıştır.
Daha sonraki dönemlerde Ebu Nasr es-Serrâc (378/988), Kelâbâzî (380/990), Ebu Tâlip el Mekkî’nin (ölümü: 386/996) kaleme aldığı “Kûtu’l-Kulûb” adlı eseri böyle büyük gayreti ortaya koymuştur.
Batıda da çok meşhurlaşan Kuşeyrî’nin (ölümü: 465/1072) Risalesi de önemli bir eserdir.
Hucvurî’nin (470/1077) “Keşfû’l-Mahcûb”unu da ayrıca zikretmeliyiz.
Tasavvuf mektebinin en büyük otoritelerinden 12. Yüzyılın başlarında İslam dünyasında fikri, felsefi ve tasavvufi yolun büyük otoritesi üstadı Hüccet’ül-İslam İmam-ı Gazali’nin “İhya-ı Ulûmuddîn” adlı eseri, bu sahanın bir şaheseridir.
Gazali’den sonra Muhyiddîn İbn-i Arabî de (ölümü: 638/1240) bu sahanın en önemli otoritelerindendir.
Batıda da geniş bir ilgi görmüş, dünyaya açılmış Mevlânâ’yı da (ölümü: 672/1273) bu yolun önemli bir rüknü olarak kaydedebiliriz.
İmam-ı Rabbani’yi, Yunus Emre’yi, Niyaz-ı Mısrî’yi, İbrahim Hakkı’yı, Alvarlı M. Lütfi Efendiye kadar pek çok farklı büyük şahsiyetleri tek-tek sayabiliriz.
Bu hususta Ebu Nuaymin Hılyetü’l Evliyası ile İbnü’l Cevzi’nin Sıfatü’s-Safvesinin beraberce tercümesinden ortaya çıkan “Sahabeden Günümüze Allah Dostları” kitabını okumalısınız. O kitapta anlatılan bütün şahıslar tasavvuf dünyamızın yıldızları, ayları mesabesindedirler.
Muhammed İbn-i Sîrîn, İbrahim b. Edhem, Ebu Yezîd el Bestâmi gibi bu dünyanın, bu irfan dünyamızın devlerini ayrıca zikretmeliyim.
M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Kalbin Zümrüt Tepeleri” adlı şaheseri de bu Sûfîzmin, tasavvuf yolunun çok önemli eserlerinden bir tanesidir.
Kalbin Zümrüt Tepeleri, Hocaefendi’nin hayatının başından bugüne kadar öğrendiği ve yaşadığı hususların tecrübeye de dayalı olarak en güzel “İhsan” ufkunda “Kalbin Zümrüt Tepeleri” olarak ortaya çıkmıştır.
Kalbin Zümrüt Tepeleri muhtasar eserin müellifi M. Fethullah Gülen Hocaefendi, hiç tartışmasız, kadîm ulemanın son halkalarından ve otoritelerinden bir tanesidir. Bu tasavvuf ekolünün otoritesi olarak eskiyi devam ettirmekle beraber, asrın yenilikleriyle, yeni gelişmeleriyle mezcederek kaleme almıştır.
“Kalbin Zümrüt Tepeleri” sûfîzmin ihtilâflı meselelerini ifade etmeden, doğrudan anlatılmasıdır.
“Kalbin Zümrüt Tepeleri” Bediüzzaman’ın Mektubat eserinin 29. Mektubunda 9. Kısım 9 telvih içinde ele aldığı ve orada verilen ölçülere göre, tasavvufun asırlar içinde kırılan, dökülen taraflarını tamir etmeye çalışmış, yeniden genel usül ve ölçülere göre ele almıştır.
“Kalbin Zümrüt Tepeleri” M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin (benim de müşahede ettiğim hayatı içinde) yaşadıklarını anlattığı bir şaheserdir.
Tasavvuf sahasında ilk eser olma özelliğini taşıyan, El-Muhasîbî’nin Er-Ri’aye de “Allah hakkına riayet, takva, sakınma, Allah’ın huzuruna çıkma, vera, nefis ile aldanmak, kulun bilmesi lazım gelen ilk şey, muhasebe, tevbe, korku, günahta ısrar etmeme, ahiret düşüncesi, himmet, nefsi tanıma, teennî, tedbirli olmak, kalbî tehlikeleri bilmek, nefsi gemleme, önce hangi farzlardan başlamalı, oruç konusunda karşılaşılan afetler, faziletli iki şeyden birini tercih etme yolları, ölüme hazırlanma, kasr-ı emel, riya, arkadaşları tanıma, ucub, kibir, aldanma, haset, terbiye ve fitneden kaçınma hususları işlenmiştir. Daha sonra gelen bu yolun otoriteleri de hemen-hemen aynı mevzuları işlemişlerdir. Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne baktığımız zaman çok daha geniş ve farklı mevzuları da görebileceksiniz. Bu sahanın otoritelerinin yazdıklarının tamamını ele almakla beraber, onların hem fihristesi, hülasası olmuş, hem onların mufassalı ve ahsen-i takvimi olmuştur.
Kalbin Zümrüt Tepeleri, hususi bir “isim”de derinleşen ve ilerleyen ve diğer bir Allah ismine karşı tecelliyatına mazhariyet yönüyle gabîleşen ve böylece ifratlara ve tefritlere kapılanları, te’lif etme yolu olarak ortaya çıkmıştır. Bunları en başarılı bir şekilde işlemiştir. İbn-i Arâbî’nin “Vücud” telâkkisi ile, İmam-ı Rabbanî’nin “Şuhud” telâkkisinin te’lifi gibi… Zaten Üstad Bediüzzaman da ısrarla bu hususların temel esaslarına dikkat çekmiştir. “Kalbin Zümrüt Tepeleri” bu ve buna mümasil mevzuların te’lifini ve şerhini yapmıştır. Bunu yaparken de ihtilaflı yöne dikkat çekmeden, öyle diyenleri tenkit etmeden, doğrudan doğruya müspeti anlatarak izahını yapmışlardır.
Kalbin Zümrüt Tepeleri, Bediüzzaman hazretlerinin çok sık işlediği ve nüvelerini tekrarladığı tasavvufun merkezî ifadeleri olan Zât, Sıfât, Tecellî, Esmâ, Şe’n, zuhür, müşahede vs. gibi hususları derin bir irfan ve marifet mektebi olarak şerhedip ortaya koyan bir şaheserdir.
Asr-ı saadette, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn dönemlerinde tasavvuf yaşanmıştır. Hicrî 3. asrın sonlarına doğru bir irfan mektebi, maneviyat medeniyeti olarak, kitaplarıyla beraber ekoller halinde ortaya çıkmıştır. Üstad Bediüzzaman ve talebeleri devrinde, devrimizde asr-ı saadet gibi o ruhî ve kalbî hayatı, kalp hayatını yaşayanlar vardır. Belki yakın gelecekte bunun irfan mektebleri, ekolleri ortaya çıkacak, tasavvufî neşve ağırlık kazanacaktır. O dönemin insanlarına, ehl-i kalp olacak nesle, ışık tutması, rehberlik yapması, yanlışlıklardan, ifrat ve tefritlerden onları koruması, Bediüzzaman’ın attığı temeller ve ölçüler üzerinde bu irfan binasının yükselmesi için “Kalbin Zümrüt Tepeleri”nin bu sahanın şüphesiz büyük otoritesi olan M. Fethullah Gülen hocamız tarafından kaleme alındığını görüyor ve tahmin ediyorum. “Ben bu eserleri, gelecek nesiller için yazdım” sözü de kendisine aittir.
Kalbin Zümrüt Tepeleri, Sünni çizgiler ve esaslar içinde ele alınmıştır. O selefin nurlu yolunu anlatmakla beraber, o sûfî otoritelerin yanlış anlaşılmaya müsait aşırı ifadelerini bile, şer’î ölçüler içinde iyi bir yorum yönü varsa, onu bulup ortaya koymada maharet sahibi, te’lifçi bir yol izlemiştir.
İslami ekoller içinde en risklisi ve şatahatlarla dolu olanı tasavvufi yoludur. Fıkhın ihtilaflı mevzularından daha derin ve geniş şatahatları olan yoldur. Kalbin Zümrüt Tepelerin’de bütün bu yollar çok büyük bir hassasiyet ve mes’uliyet duygusu ile izah edilmiştir. Bu riskli alanlarda en rahat ve ustaca, üstadca kalem oynatılmıştır. Hiçbir tehlike sınırına girmeden “ihsan” boyutunda “irfan mektebi” bir dantela gibi işlenmiştir.
Kalbin Zümrüt Tepeleri, insanların, sıradan Müslümanların anlamakta ve ihata etmekte zorlandıkları tasavvufî tabirleri, Sünnî İslam esasları ölçüleriyle mezcederek, her Müslümanın anlayabileceği ölçüde zihin ve seyr-i sulük dünyasına sehl-i mümteni içinde yaklaştırmıştır.
Kalbin Zümrüt Tepeleri, hayatın her kademesinde, herkesin yaşaması lazım gelen Müslümanlığı sadece tasavvufçuların yaşayabildiği yol olmaktan çıkarmış, çağın aşırı maddeleşmiş insanlarının da yaşayabileceği, her Müslümanın yaşayabileceği bir yol olabileceğini göstermiştir. Bu yönüyle kucaklayıcı olmuştur.
Tarihi oluşumlar içinde Nübüvvetin varisleri, ilmiye sınıfı ve mektepler, medreseler olmuştur. Efendimiz’in (SAV) velayetinin varisleri de evliyaullah ve tasavvuf mektebi olmuştur. Bu iki ekol birbirinin lazım, mülzem, sebeb ve sonucu, birbirinin mütemmimi olması gerekirken, araları oldukça açılmıştır. Hatta yer-yer birbirlerinin aleyhine işler hale gelmiştir.
Kalbin Zümrüt Tepeleri, velayetin risaletin misyonuna varis olması gerektiği hakikatinin en bariz ve net ortaya konulmasıdır.
Tasavvuf genelde, kalbî hayata letâife ve duygulara hitap eder.
Kalbin Zümrüt Tepeleri ise aklî, ilmî, naklî yollarla beraber, “asrın gelişmişliğini, geçmişin tecrübesiyle beraber ele almış ve Sûfîzme ince bir ayar getirmiştir.
Tasavvufta değişik makamlar vardır. Evliya, asfiya, gavs, kutub vs. gibi… Kalbin Zümrüt Tepeleri bu makamların te’lifi ile beraber “Hikmet ve Marifet” boyutlu mütevazi iddiasız bir eserdir.
Kalbin Zümrüt Tepeleri tabiri bile bende farklı çağrışımlara sebebiyet veriyor;
“Kalp” deyince, imanın mahalli olan merkezdir. Kalp, Allah’ın “Semâvat ve arza sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım” buyurduğu, Allah arşıdır, Allah kürsisidir.
“Zümrüt” deyince de çok parlak, çok güzel, yeşil renkte bir süs ve zinet aklıma geliyor. “Cennetin tavanları da zümrütten olacak” tabiri ayrı bir mana ifade ediyor.
“Tepe” kelimesi de dağların en zirvesi manasına gelir. En yüksek noktadır. Everest tepesi gibi…
“Kalbin Zümrüt Tepeleri” de Allah ile buluşma yeri olan, Cemâlullah ile müşerref olma yeri olan cennetin yeşilliklerin, güzellikleri ve bunun en tepe noktası manalarını anlıyorum. Kalp daima cennet gibi güzel ve canlıdır. Kalp cennetteki esmasının temessülâtı ile temevvücsâzdır. Öyle bir kalpte katılık, kasvet, ülfet vs. asla ve kat’a olmaz. Cennette dengesizlik yoktur. Cennet hayatı olan Kalbin Zümrüt Tepelerinde de asla ve kat’a dengesizlik yoktur.
Kalbin Zümrüt Tepeleri, Risâle-i Nur’daki dengenin izahı ve izdüşümüdür.
Onun için Risalelerdeki tasavvufi yerleri sormanız da çok manidardır.
Aslında “Hikmet ve Marifet” yönüyle bütün Risâleleri tasavvufî bir yol olarak Kalbin Zümrüt Tepelerinin bir alt yapısı olarak ele alıp ifade edebiliriz.
Özellikle Risâlelerdeki tasavvufî yolu anlatan bazı başlıkları vermek istiyorum;
Sözler’den;
14. sözün ahirinde “Gafil kafaya bir tokmak ve ders-i ibrettir” başlığındaki yazı,
16. söz ve özellikle 1. Şuasındaki temessülün nevileri olan bölümü,
17. sözün ikinci makamının tamamı,
18. sözün 1. Noktası,
24. sözün ikinci dalının tamamı,
31. sözün mi’raç bahsindeki önemli noktalar
Mektubat’tan;
4, 5, 8, 18 ve 24 mektuplar,
29. Mektubun 9. Kısmı,
Lem’alardan;
3, 16’nın tamamı ve 28. Lem’a’nın bazı bölümleri
Üstad Bediüzzaman’ın hayatının bir başından bir sonuna kadar “ihsan” boyutunda “Reşha misal”2 olarak yaşamıştır.
Risale-i Nur’un yolu “Sahabe Mesleği” yoludur.
Bu hususta fakirin kaleme aldığı “Sahabe Mesleği” kitabını da okumanızı tavsiye ederim.
Üstadın temellerini attığı Hocaefendi’nin üst katlar olarak inşa ettiği o nurlu “Kalbin Zümrüt Tepeleri”nin de gezip dolaşabileceğimiz o yaşantıyı ve ruhu Mevlâm bizlere bahşeylesin.
Sorduğunuz için teşekkür eder, bulunduğunuz yerde ve sonraki hayatınızda başarılı hizmetlerinizin devamını diler, arkadaşlarınıza selamlarımla beraber, Allah’a emanet ederim.
Necdet İÇEL -İzmir
_______________________________________
1- Müslim, İman, 57
2- Risâle-i Nur Külliyatı, Sözler, Yirmidördüncü söz, shf: 144-147
http://www.kalbinzumruttepeleri.com/
http://www.fgulenkitap.com/
http://www.sizinti.com.tr/konubasliklari/konular/baslik/kalbin-zumrut-tepeleri.html
Bu yazı 02/05/2010 tarihinde eklenmiştir.