Çeşitliliğimiz Zenginliğimizdir “Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar”
Geçtiğimiz hafta size 9-10 Kasım tarihlerinde St. Petersburg`da yapılan Ortadoğu toplantısından söz etmiş ve orada yaptığım konuşmanın bir özetini aktaracağımı belirtmiştim.
Konuşmamda, bugün kanlı kinli kavgaların arenası olan Irak’ta, sözde Sünni Şii çatışmalarından hareketle Ortadoğu coğrafyasındaki dini ve kültürel çeşitliğin tarihte ne anlama geldiğinden söz etmiştim: Hiç şüphesiz ki, tarih boyunca olduğu gibi bugün de uluslar arası ilişkilerin temel belirleyici aktörü siyasettir ve siyasetçilerdir. Savaşa da, barışa da onlar karar verirler. Ortadoğu da bu gerçeğin dışında değildir. Daha da ötesi bu acı gerçeğin arenasıdır. Her siyasi ihtilafta, dışlanacak ve savaşacak bir “öteki”ne ihtiyaç vardır. “Öteki”nin kendisinden farklılığı veya benzerliği ve bu farklılık ve benzerlikteki derinlikler, barışın ve savaşın “gerekçesi”ni, daha açık ifadesiyle bahanesini meydana getirirler.
Bugün kimi çevrelerce iddia edildiğinin aksine Ortadoğu’da, iki yüz yıl öncesine, yani sömürge dönemi öncesine gidildiğinde, “öteki”nin belirlenmesinde temel kıstas asla dini farklılıklar değildir. Söz gelimi 18. yüzyılda, Beyrut’ta, Şam’da, Kahire’de veya Bağdat’ta, ne Müslüman`ın ötekisi Hıristiyan veya Yahudi ; ne de Hıristiyan’ın veya Yahudi’nin ötekisi Müslüman`dı.
“Öteki” daima yabancı ve Batı`lı idi. O da her daim uzaklarda idi. İç içe yaşadıkları ve hayatı birlikte paylaştıkları Aaron, Michel veya Mustafa değildi. Ortadoğu’nun sosyal yapısı hep çok dinli, çok dilli ve çok milletli olagelmiştir.
Üç Semavi dinin mensupları, tüm alt grupları ile birlikte (Sünniler, Şiiler, Süryaniler, Asuriler, Keldaniler, Yezidiler, Maruniler, Rumlar, Ermeniler, Ortodokslar, Nesturiler ve Dürziler ) burada dünyanın başka yörelerine nispetle büyük ölçüde huzur içinde yaşamışlardır. Bugün söz gelimi Suriye’nin Ma’lule kentinde Süryani Hıristiyanlar Müslümanlarla ; Türkiye’nin Antakya’sında Müslümanlar, Ortodoks Hıristiyanlar ve Yahudiler barış ve huzur içinde yaşıyor da, yakın geçmişte olduğu gibi Lübnan’da “Solcu Müslümanlar” ile, “Sağcı Hıristiyanlar ” çarpışmışsa bunun kökleri asla dini ve kültürel değil, siyasaldır. Unutmamak gerekir ki, on yıllık Lübnan Savaşı, Lübnanlıların savaşı değildi, Lübnanlıların kurban ve enstrüman olarak seçildikleri başkalarının savaşı idi.
Tarihi gerçeklere rağmen, maalesef son iki yüz yıldır, özellikle 1950`lerden bu yana, birtakım siyasi manipülasyonlarla, kışkırtmalarla Ortadoğu’da toplumlar arasında körüklenen nefret, algı düzeyinde de olsa din temelli olarak kabul görmüştür.
Türkçe’de güzel bir deyim vardır: “Yiğit düştüğü yerden kalkar”. Mademki, kimi ihtilaflar ve kavgalar dinler arası farklılıklardan hareketle körüklenmiştir; dinler arası ortaklık ve benzerliklere vurgu yaparak dostlukların ve barışın önünü açmak neden mümkün olmasın?
Prof. Dr. Leonid Sykuiyanen`in, İngiltere İslam Konseyi Başkanı Abdülcelil Sacid`in, Lübnan İslam -Hristiyan Diyalog Komitesi Genel Sekreteri Muhammed Sammak`ın ve Irak’lı emekli general Dr. Suphi Nazım’ın konuşmamı tey`id etmesi beni sevindirdi. En anlamlısı ise, Suphi Nazım’ın sözleri idi:
“Irak’ta bir kişinin hangi dinden veya ırktan olduğunu ifade eden, ya kıyafeti veya konuşmasındaki aksanı idi. Ben yıllar yılı, askeriyede çok samimi olduğum iki arkadaşımdan birisinin Yahudi, diğerinin ise Hıristiyan olduğunu çok sonraları fark etmiştim. Bu fark edişim de asla dostluğumuza ve arkadaşlığımıza mani olmamıştı.”
“Mahallenin yaramazları” kaplumbağa`yı tersine çevirmese çoktan Hacca gidecekti ama... Her ne ise.
Bu yazı 24/01/2008 tarihinde eklenmiştir.