HİDAYET
Müslüman bir anne babadan doğmuş, öyle bir çevrede yetişmiş, sonra eğitim hayatı için çıktığı yurt dışında başka bir dine intisap etmiş. Daha ötesini söylememe gerek yok sanırım. Bu duruma bir şekilde şahit olan veya sonradan öğrenen arkadaşları dinî ve millî hislerin ağır basmasıyla şu anda ne yapabilirizi konuşuyorlar.
Bir kaç farklı açıdan bakılabilir hadiseye. Önce bu durumdan kalbî ve vicadanî bağlamda rahatsız olanları ele alalım; tebrik ederim bu durumdan rahatsız olan kişileri. Kalbî ve vicdanî iztıraplarla hemhâl olanları. Çünkü ‘bana ne, herkesin dünyası da, ukbası da kendi hayatını alakadar eder’ deyip normal arkadaşlık hayatına devam edebilirlerdi. Halbuki onlar dinî bir hassasiyetle meseleye yaklaşıyorlar. Böylece hem kendilerinin hem de arkadaşlarının dünyasını-ukbasını düşünerek yanlış gördükleri gidişata müdahil olmak istiyorlar.
İşin aslına bakarsanız, dini aidiyet zaten bunu gerektirir. İslam ve Hıristiyanlık gibi dinî değerlerin başkalarına tebliğinin emir edildiği dinlerin gerek teorik değerlerine, gerekse yayılma sürecine baktığınızda bahse medar bu hususu çok net bir şekilde görmek mümkündür. Eğer İslam 15 asırdır devam ediyorsa, bunun altında hem insanlığa sunulan değerlerin evrenselliği, kabullenilirliği, uygulanabilirliği, hem de müntesiplerinin samimi canhiraşâne gayretleri vardır. Öyle gayretler ki bunlar dini muhafaza uğrunda ölüm, düğün bayramdır meseleye böyle inanan insanlar için. Sababe döneminde de, Emevi, Abbasi, Karahanlılar, Selçuklular, Osmanlılar ve derken günümüze kadar hemen her dönemde yukarıdaki satırlarda resm edilmek istenen manzarayı ve temsilcilerini görebilirsiniz.
Dinini değiştiren kişi açısından; öncelikle hidayet Allah’ın insanların kalbinde meccanen ve bizim bildeğimiz binbir hikmete binaen yakmış olduğu bir nurdur, bir meşaledir. Allah o nuru dilediğine ihsan buyurur. Efendimizin (sav) kendisine hayatı boyunca yardımcı, destekçi olan amcası Ebu Talip’in iman etmesi konusundaki aşırı gayret, hassasiyet ve isteği herkesçe malumdur. Ama Allah imanı Ebu Talip’e nasip etmemiştir. “Sen dilediğin kişiyi hidayet edemez, doğru yola eriştiremessin, ancak Allah dilediğini doğru yola hidayet eder.” (28/56) ayeti bu münasebetle nazil olmuştur. O halde bu hadisede de bizim bakış açımız böyle olmalıdır. Fakat bu demek değildir ki hiç bir şey yapılmayacak! Hayır, yapılacak ama yapılacak şeylerde önce bakış açısının belirlenmesi lazım. Onun için bu hususa belki de gereğinden fazla vurgu yaptık.
İkinci olarak; insanın etrafında olup biten şeylere karşı kör, sağır ve dilsiz olmaması lazım. Bazen olur ki Perşembe’nin geleceği Çarşamba’dan belli olur. Ama bunu eşyayı mütecessis bir nazarla inceleyen insanlar farkeder. İşte arkadaşlarının mevcud durumu karşısında bugün rahatsız olan kişiler keşke hadiseyi önceden sezebilselerdi. Onun manevi boşluğunu, tatmin arayışı içinde olduğunu ve buna bağlı olarak sağda-solda gezdiğini zamanında fark edip olaya müdahil olsalardı. Bu hadisede geçmiş, ama buna başka ilavelerin olmaması için uyanık bir göz, şuurlu bir süzüş, sürekli tetikte ve her an harekete geçmeye hazır bir keyfiyette bulunmak icab eder.
Üç, Müslümanlar olarak bizlerin inandığımız değerlerin yeterliliğinden, başkaları ile mukayese yapıldığında üstünlüğünden zerre kadar şüphemiz yoktur. İşte bu yeterliliğin, bu üstünlüğün ilgili kişiye münasip fırsatlar kollanarak anlatılması gerekir. Burada çok hassas bir nokta, yaptığı din tercihinin yanlışlığını ifade etme, “benim dinim senin dininden üstündür!” türü sloganvari içi boş cümlelerle saldırıya geçmedir ki bu bütünüyle yanlıştır. Hakikati halde böyledir ama bu gerçek böylesi bir zamanda, böylesi bir kişiye ve böylesi bir üslupla ifade edilmemelidir. Bunun yerine onu eski dininde tatmin etmeyen, yeni arayışlara girmesine sebep olan şeyler tesbit edilmeli, bu arayışlara bulduğu cevaplar ile bizim cevaplarımız yeri geldiğinde mukayeseler bağlamında ifade edilmelidir. Son tahlilde nihai karar yine kendisine ait olacaktır.
Bence bu türlü durumlar karşısında muhatabımızı suçlamamak, ona suçlu nazarıyla bakıp bütün bütün münasebetleri kesmemek çok önemli bir adımdır. Bir insanın Müslüman anne-babadan doğması, İslamî bir çevrede yetişmesi onun dört başı mamur Müslüman olmasına yetmeyebilir. Özellikle günümüzde yetmediğini herkes biliyor. Din adına ailede, okulda, çevrede, sokakta, camide ehil insanların gözetim ve denetimi altından özel bir eğitim ve öğretim olmadıktan sonra kamil anlamda dini bilmemiz mümkün olmuyor. Bu durumda anne-babamızdan gördüğümüz, öğrendiğimiz kadarıyla Müslüman oluruz ki ‘kültür Müslümanı’ tabiri bunun karşılığı. İhtimal bu arkadaş da bu kategori içinde yer alan bir Müslümandı. O halde onu kınama, azarlama, konuşmama hatta ‘mürteddir’ gibi vasıflar yapıştırma yerine münasebetleri derinleştirip zamanından yapılamayan şeyleri yapma vazifemiz cümlesindendir.
Bu haber 14/12/2007 tarihinde eklenmiştir.