5. ULUSLARARASI TÜRKÇE OLİMPİYADI
Geçen hafta başlayan 5. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları şarkı ve şiir yarışması devam ediyor. Evet her ne kadar (bizim site dahil) değerli basınımız, seçimden başını kaldırıp bu kadar önemli bir organizasyonu vermeseler bile, siz bilin ki Türkiye çok önemli bir organizasyona 5. kez ev sahipliği yapıyor.
Tam 100 ülke katılıyor bu sene.
ABD’den Çin’e, Laos’tan Kamboçya’ya, Maldiv Adalarından Srilanka’ ya, Kongo’dan Myanmar Burma’ya, İsveç’ten Tunus’a kısacası Dünya’nın dört bir yanından Türkiye’ye, Türkçe’yi konuşmak için geldiler..
Pek çoğumuza sorsanız bırakın gidip görmeyi, ismini çok az telaffuz ettiğimiz, çok az duyduğumuz, hatta önünüze bir harita açıp ta bir anda bulamayacağınız ülkelerden gelen çocuklar var.
Ki o ülkelerden bir çocuk karşınıza dikilip, siyah derisi altında parlayan inci gibi dişleriyle gülümseyerek size “merhaba” diyor.
Tam tamına 550 çocuk katılıyor. 550 genç yürek Türkçe şiirlerle, Türkçe şarkılarla duygulanıyor, Türkçe konuşarak anlaşıyor.
Yanlarında sadece kültürlerini değil, barış, sevgi, kardeşlik, dostluk, umut getirmişler...
Organizasyonu izliyorum...
Biliyorum ki ve sizler de bilin ki,.. Türkçe Türkün dili ise, onlar da bizim kadar Türk’tü.. Bizdendi….Bizimleydi..
Sanki edebileşmişti dilimiz.
Sanki sadece biz değil, dağ taş lal kesilmişti.
Titreyen sesleri yüreklerin bam telini titretiyordu.
Duygulu anlar yaşandı.
Duygulanmamak, gururlanmamak, umutlanmamak mümkün mü?
Birden imrendim perde arkasında binbir heyecanla onları izleyen öğretmenlerine..
Kolay değildi elbet, bazılarımızın ismini bile bilmedikleri yerlerde, biz kokan çiçekleri, binbir emek ve hassasiyetle yetiştirmek.
Elbette biliyorlardı onlar da; gidip de dönmemenin, dönüp de bulamamanın olduğunu..
Elbette hiçbir el ana eli kadar şefkatli, hiçbir bakış bir babanın evladını sımsıkı kuşatan bakışı kadar sevgi dolu, hiçbir omuz kardeşin omzu kadar candan değildi.
Özlemez miydi onlarda yad elde baba ocağını?
Ya da içlerinde yok muydu sevdiğini, çocuğunu, yüreğini burada bırakıp da giden?
Yok muydu korkuları memleketin bağrından kopup da giderken?
Elbette vardı korkuları, hasretleri.
Ama zor olanı başarmaktı onlara düşen.
Onlar bir "dava" için yola düşmüşlerdi.
Onlar bir "davayı" savunmanın, bir dava adamı olmanın, laf üreterek olmadığını, fedakarlık, kararlılık ve cesaret istediğini pekala bilenlerdi.
Onlar kabadayılığı ideolojinin parçası sanan, yozlaşmış, körelmiş içi boş kimselerle kıyaslanamayacak kadar milliyetçi;
“Benim anamda başı örtülü ama, siyasal simge olan türbana karşıyım ben” diyen insanlarla kıyaslanamayacak kadar dindar ve bilgili;
Boğaz manzaralı villalarının dışındaki hayatı bilmeden vatan kurtaranlarla kıyaslanamayacak kadar vatanperver, Mahsuni’nin deyimi ile “toprak görmeden köylüden yana olan”larla kıyaslanamayacak kadar samimi ve aydınlardı..
Şimdi içinizden bir kısmı "neden aynı hizmeti Türkiye’de vermiyorlar, neden sen de katılmadın onlara?” demeye başlayacak. Ya da davaya hayat verenleri bilmeden eleştirmeye devam edecek..
“Arkadaşlar”, diyeceğim ben de .
“Türk’ün adını dünyaya duyurmak, dünyanın herhangi bir yerine gittiğinizde size birilerinin Türkçe selam verip hal hatır sorması nasıl bir duygudur tahmin edebilir misiniz?
Üstelik hayatta herkesin bir misyonu vardır ya da olmalıdır. İşte bir kısmımız kimi ülkelerde geleceğin üst kademlerde yer alacak insanlarına bugünden bizi tanıtıyor; hatta bizden kılıyor.Geri kalanlarımıza ise bu ülke için, bu topraklarda hizmet etme şerefi
kalıyor.
Kalanlara düşen bir diğer görev ise dünyanın dört bir yanından gelmiş olan bu çocuklara bütün kalbimizle sarılmak. Onlara, dili, dini, ırkı, rengi ne olursa olsun kendi topraklarında olduklarını, bizden bir parça olduklarını hissettirebilmek… bari bunu yapın" diyeceğim.
Yapabildik mi peki?
Yapabiliyor muyuz peki?
"Bu tabloda ben neredeyim?" diye bir sorun kendinize.
Bu güzelliği, lütfen önyargılı olmadan, ideolojik bakmadan, siyasete saplanmadan değerlendirin.
Burada kim neye nasıl hizmet ediyor düşünün.
İşte o zaman “dava” nın ne olduğunu çok daha iyi anlarsınız.
İşte o zaman belki “dava” ya hayat verenleri, kuru kuruya, birilerinin sözlerine kanarak eleştirmeyi bırakırsınız.
Devletin bu çocuklara karşı bir sorumluluğu var.
Bu sorumluluk bu çocuklara bir de T.C. Kimliği vermek, T.C. vatandaşı ilan etmektir.
Abarttığımı düşünenler veya Türk Vatandaşı olmak bu kadar kolay mı? diyenler olabilir.
Sen Tarihine küfreden Orhan Pamuk'a,
Sen Türk Bayrağını sallamaya korkan Edip Akbayram'a,
Fildişi kullerinde oturup, halkı küçük gören, dinini, örfünü, tarihini reddeden sözüm ona aydınlara, bu kimliği verebiliyorsan, Türk diyebiliyorsan,
bilki bu çocuklar, bu kimliği onlardan misli misli fazla hak ediyor ve bilki onlardan katre katre fazla Türk'tür.
Mirza Özbekoğlu
30 Mayıs 2007 Çarşamba
http://www.sonsayfa.com
Bu haber 22/12/2007 tarihinde eklenmiştir.